
İsfahanda Şah Abbas Otelinde kalıyordum. Bahçesinin her yanına kıyasıya aşk, doyasıya meşk sinmişti o akşam. Odam havuzlu çay bahçesine açılıyor. Dışarda kadın kokusu topraktan fışkırıyor, çadorlardan bahçeye taşıyordu. Dışarda bayram.
Aşk arıları Hazreti Nuh’un selden kurtardığı böcekler. Kuşlar, kelebekler gemiye bindikleri günün sevinç nağmelerini bir ağızdan sevdiklerine mırıldanıyordu. Yanımda duran genç kadına bu sevincin nedenini sordum.
Şair Şemseddin Muhammed burada dedi. Sevdiği kadın da yanında. Bu gece dolunay belirdiğinde, hep birlik havuzun çevresinde raksedeceğiz.
İnanamadım. Rafsancaninin cumhurbaşkanı olduğu bir zamandı. İran karanlık bir devir yaşıyordu. Şair Şemseddin Muhammedin sevdiği kızın kim olduğunu sordum.
Şirazlı Hafızın karısı Şahé Nabatı nasıl bilmezsin? dedi genç kadın.
Hafızın bir şiirini yeniden duyumsadım. Yüreğimde bir ferahlık. Üstüm başım ışıklar içinde Hafızın Hükümdar Mübariz Muzaffer döneminde yazdığı bir taşlamaydı bu.
Baskının ağır olduğu yıllardı. Kadınlar aşkın unutulduğunu sezer. Savaş davulları gümbürder İsfahanda. Yaşlı genç demeden bütün kadınlar, hatta genç kızlar savaşa hazırlanır. Her gece davul zurnalarla bildik bahçelerde, çiçekler arasında dans edilecektir. Aşkın zalim ellerden kurtulması gerek diyecekler. Çıplak göğüsleri iki alev. Kolları gökten şimşek. Tanrının güzelliği ile dünyayı aydınlatılacak; aşkın tılsımını, baharın her rengini vucutlarının kıvrımlarına sürecekler.
Yaşamın sürüp gitmesi için kadın güzelliğini çiçeklere renk yapacak, yapraklarda kokuya çevirecekler. O gece Şirazlı Hafızı ve Şahé Nabatı havuz başında buldum. Son şiirini hatırlattım şairiazama. Gülümsedi.
Yaşadığımız bir gün dedi. Görmesini bilirsen bu gece bahçemizde göreceksin Tanrıyı. Ulu yaratan aşkımıza benzer. Ancak duyarsan vardır, Tanrı nedir, Tanrı kimdir bilirsen, içinde bulursun. Kokladığın çiçekte sezersin. İçtiğin her damla suyun, soluduğun havanın tanrı olduğunu anlarsın. Al yanak, gül ak kıza benzer dersin yaratan. Gel deyince sesinden bilirsin. Tanrıdır, kulağına şiir fısıldayan. Gel, yanımda sana yer buldum diyen. Tanrıya yakınsın, yüreğin yağmura tutulduğu gün.
***
Ağaçların arasından deruni bir keman sesi. Şair Şirazlı Hafıza, çalınan musikiyi sordum.
Eshgh o aşk dedi. Tanrıyı seziyorsun şimdi. İki kişinin aynı anda duyduğu sihiri duyuyorsun. Yaşın, o sihirli Tanrıyı bulacağın bir yaş. Yeni bir zaman gökyüzünde Birbirini görünce iki insan, vücutlarında alev Bilmeden biri el, biri eldiven birbirlerinde Tanrı olurlar o an.
***
Yanık sesini dinliyorum:
İsfahanda kadınım, ışık tutarım yolunu şaşıran arılara ve baharda yeşilini yitiren çiçeklere. Koku olurum güneşsiz yağmursuz kalmış güllere Kadınım ben; sevgi koku olunca saçımda, elim okşamasını bilince... Sesim gel demesini becerince. Hükümdardan bana ne! Kadınım, yaşamın giziyim ben. Giyinik olduğuma bakma, beni çiçeklerin kokusunda bulabilirsin yalnız kalınca. Yürüyüşümden, sana bakışımdan tanıyacaksın beni, bir de giyindiğim bahar renklerinden. Bin alevim...
Ak kardan çıplak göğüslerim. Ağaçlarda bin çiçeğim. Sevdalın benim. Bugün güzelim. Bin rüzgârım. Elma, portakal ve çocuk yüklüyüm. Çiçeklerde bir elim. Kimi zaman renk, kimi gün kokuyum ben. Yarini düşündüğünde soyunacağım. Uyandıracağım seni. Güneş ışığı ve bahar kokularıyla haber getireceğim sana. İki mum gözlerim. Seni arayacağım karanlığın yalnızlığında. Rüzgârda, yağmurda sönmeyi unutacağım seni bulmadan. İki çiçek arasında mahbup (sevgili) oluram zaman zaman. Mahbubeyim bazen Olmaz bir yerde olmayacak kılıkta; havuz başında çıplak. Sevinerek utanacaksın benden.
***
Şah Abbas Çay Bahçesi. Öykümü dinliyorum kendi sesimden. Sevinçten gözümde her şey dev Masalların Parmak Çocuğu ben, masalların kadınını arıyorum. Omuzundan aşağı kar tepeleri. Dokunsam derim. Aktan. İki gül. Şişmiş gül kokusundan. Koklasam, diye geçiriyorum. Dev bugenvilyeler iki yanım. Can denen suyu bulduğumu bilirem. Dut ağacı boyunda otların içinde aşk kuyusunu ararım. Ben. Duyulmaz artık günün ayak sesi. Hüzün. Göğüslerinin kokusu avuçlarımda. Dokunacak kadar yakındım şimdi geçen zamana. Havuzun kıyısında, omuzlarında gözlerinde aşkı taşıyan kadın ve kızlar. Çadorlar yitmiş. Fistanları gitmiş. Dünyayı baştan yaratıyorlar.
***
Dağlardan fışkıran renkli bir lavım. Kadınım ben. Maviyi gökyüzüne yapıştırıyorum. Al al susuzluk dudaklarımda. Yeşiller zeytin yaprağı kimi gün, yorgun argınsan ağaç altında.
Geceyle iç içeyiz. Güneş uyandırıncaya kadar. Her akşam böyle İsfahan. Bir ben, bir de Mahin. Havuzda. İki ay gökyüzünde. Biri måh, biri sen... Gökyüzü dev bir kahve fincanı. Sen çıkıyorsun falımda.. Aşk pek dikkat edilmeyen odun alevi gibi, karanlıklar bahçesinde.
***
Yüce üstadım, dedim Hafıza. Nasıl üryan gezer kızlar güneşin dönüşüne kadar havuz başında? Şiir de olsa, masal da olsa.. Şiire benzedikleri için dedi Hafız. Burası İsfahan, Tanrıyı görmeye benzer. Her göze görünmez aşk. Güzelleri çıplak görebilmek için sevginin bilincinde olmak gerek.
***
Bahçe sarhoştu o gece... Sabahın ilk ışıkları belirinceye kadar. Sonra kızlar çiçek olup, yaprak olup asıldılar dallarına. Eskisinden daha mutlu, sabah bahçıvana gülümsediler.
(Mayıs 200. Hafızın yaşadığı yıllarda Mayıs 365 gündü.)
.İlyas Halil.